31 Ocak 2013 Perşembe

''kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde...''


''Ne yap ne et masumiyetini yitirme''
demişti biri. Yitirdim ben onu çok zaman önce ve bulmak öyle zor ki belki de imkansız.
Ne oldu bana ne oldu hayallerime...
Seçtiğim bölüm, kendime çizdiğim yolum , hayal kırıklıklarım elimde kalan son hayalim Afrikam...
Bölümüme soğumam, çizdiğim yolun silinmesi, elimdeki son hayalime karşı yerine getiremediğim sorumluluklarım.
Evimizdeki bu aile ruhunu yitirmiş hava...
Binbir türlü dualarımız olabilir, benimde oluyor. 
Şu zamanlar duam oldu : Rabbim bir yol çiz bana koy beni içine, bir yol ver bir hedef ver şu dünyada yaşamam için bir amaca ihtiyacım var bana bir amaç ver.
  ve tekrar İsmet Özel'in Münaacat şiirine mübtela oldu gözlerim, kulaklarım..
 ...
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster,kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?


İsmet Özel


Ve dinlediğim müzikler beni neyse...

29 Ocak 2013 Salı

Bir daha sevebilir miyim?

 

‘Bir daha sevebilir miyim?‘

Gözlerinden okunan mahcubiyet, içini dolduran sevincin dışa taşmasına mani oluyor.
 Ya da bana öyle geliyor.
Merakımı zar zor bastırıyorum.
Bir an önce anlatsa. Yoksa? Yok canım, daha neler?
 Gerçi benim için hiç sürpriz olmaz.
 Bu ilk şahit olmam değil, son da olmayacak.
Dört ay önce, “Duygular da dünya gibi fanidir, bugün var yarın yok olabilir, insan kalbi bu, neye ve kime karar vereceği hiç belli olmaz, bir bakmışsın başkasını sevmişsin, merak etme,” demiştim.
 Boş boş konuşmuş gibi hissetmiştim kendimi sonra da.
Kendim söylemiş kendim dinlemiş gibi. Sözlerime duvarlar bile hak vermişti de bir o, “Hadi canım siz de, kalbimden zerrece haberiniz yok,” dercesine, inanmaz bakışlarla karşılık vermişti.
Azıcık bozulmuştum. Belki azdan biraz daha fazla.
Ölesiye umutsuzdu. Sahip olduğu tek şeyi kaybetmiş gibi.
Âşık olduğu şahıs karabatak misali bir kayboluyor bir ortaya çıkıyor; bir “seviyorum” diyor, bir “ben sana layık değilim” diye yan çiziyordu.
Anlaşılan o ki, delikanlı da gönlü olmayanların klasik repliğine sarılmıştı.
 Baktı ki delikanlı delikanlı olamıyor, o yaşa gelmiş hâlâ ne istediğini bilmiyor, “Bundan mı bana koca olacak?” deyip ayrılmış, bir daha da yüzüne bakmamıştı.
“Kesin ayrıldın mı?” diye sormuştum.
“Evet,” demişti dikleşerek, “bu sefer kesin.”
Ayrıldığına inanmıştım, sözcüklerin üstüne basarak söyleyişindeki koyu kararlı havadan.
“Bu süreci rahat atlatmam için ne önerirsiniz?” diye soruşundan.
“Sıfır ilişki, sıfır iletişim,” demiştim.
Ne demek bu, dercesine bakınmıştı yüzüme.
Açıklamıştım.
O da dinlemiş bu önerimi, Allah’tan.
Hiç mesaj yazmamış.
Hiç mail atmamış.
Hiçbir telefonuna çıkmamış.
 Deli gibi özlese de, bağrına taş basmış, hiç iletişim kurmamıştı.
“Bana bir telefon borcunuz var,” demişti sonrasında gülümseyerek.
Bir akşam özlemine yenilip de güçsüz düşmüşken ve tam aradı arayacakken, duvara fırlattığı telefonu kırık bir kalp gibi paramparça olmuş.
“Evleniyorum, sanırım,” diyor gözleri yerde.
Daha üç dört ay öncesine kadar bir daha kimseyi sevemeyeceğinden dem vuran kız mı şu karşımdaki?
İnsan, bir kere mi sever?
Hani iki ay önce bedbaht bir şekilde oturup da bir yandan burnunu silip bir yandan da iç çekerek, “Onun gibi birini bulacağımı sanmıyorum bir daha. İnsan bir kez sever, bunu çok iyi biliyorum. Sevdiğimle evlenme şansını kaçırdım,” diye yana yakıla ağlayan kızla aynı kişi mi bu karşımdaki?
İnsan, bir kere mi sever? Doğru cevabı nedir bu sorunun?
Sıkıştığım zamanlarda başvurduğum referansa başvurmuştum o an içimden.
Efendimiz (sav) birden fazla sevmedi mi?
İnsan olmanın en kamil noktasındaki bir insan için geçerli olan diğerleri için neden geçerli olmasın, demiştim, içimden.
Ona o gün söylememiştim bunu.
 Aşk bir yanılsamadır.
Âşık olduğumuz kişinin dünyanın en muhteşem kişisi olduğunu sanma yanılsamasıdır bu. Muhayyilede kurgulanan maşuk “En yakışıklı, en zeki, en eğlenceli, en şefkatli... erkektir, ya da o en güzel, en anlayışlı, en güzel gülen, en tatlı kadındır.” 
En’lerle taçlandırılmış, allanıp pullanmış bu muhayyel sevgili tasavvuru, bulunmaz Hint kumaşıdır. Âşığın buna ihtiyacı vardır.
Maşukun acizliklerini gördükçe duyguların yüksekliği düşer, normalleşir.
İyi ki.
“Aşk güzeldir, gerçek daha güzeldir,” demiştim de dudak bükmüştü.
“Önemli olan, bir insanı bütüncül olarak, tüm zaaflarıyla kabul etmeye razı mısın, değil misin?”
 Soruma verdiği cevap netti. “Sevdiğimse razı olurum.”
“Duygular nankördür,’’ demiştim de, bir azar işitmediğim kalmıştı daha üç ay önce.
“Bütün insanlar mutlaka unutur mu?” diye sormuştu sonra da inanamaz gözlerle.
Çoğu insan unutur...
“Bütün insanlar olmasa da çoğu insan unutur. İnsan unutan varlıktır çünkü.
Her insanın bağlanma kapasitesi farklıdır.
Kalbi sarmaşığı andıran bazı nadir insanların unutmasının zor olacağını biliyorum.
Ama çoğumuz için gerçek olan, kalbin başkasına gönlünü kaptırabileceğidir.”
İşte bugün bambaşka bir insan var sanki karşımda.
 Üç ay önceki karşılaşmamızdan bu yana ne kadar çok şey değişmiş onda.
Aşkının ebediyete kadar süreceğini, onu hiç unutamayacağını, başka birini sevemeyeceğini iddia eden kız gitmiş, kalbinde güller açan ve çok yakında biriyle evleneceğini söyleyen bir kız duruyor.
 Heyecanla anlatıyor...
Sanki kelimeler dilinin ucunda sıraya girmiş, sabırsızlıkla çıkacakları vakti bekliyorlar:
Görücü usulüyle tanışmışlar ama her ikisi de birbirini gördüğü anda, işte tam istediğim kişi demiş.
Yok, onu, son görüşmemizde söyledikleriyle yüzleştirerek mahcubiyetini artırmak niyetinde değilim. Kader bunu benim yerime çok daha güzel bir şekilde ve memnuniyetle yapmış belli ki.
“Sanırım haklıydınız, duygular nankörmüş. Bıraktığım şahıs şimdi nişanlandığım şahısla tanıştığım an silindi gitti, ona dair ne varsa unuttum. Bunda bir anormallik var mı sizce?”
“Ne kimse bizim için vazgeçilmezdir, ne de biz kimse için vazgeçilmezizdir,” diyorum.
“Yani?”
“Yani,” diyorum, derin bir nefes alıp, “İnsan için vazgeçilmez tek bir varlık vardır, o da Mutlak Varlık’tır.”
“Yani?” diye soruyor yeniden.
“Yani, ‘Bâtın-ı kalbâyine-i Sameddir ve O’na mahsustur.’ Er ya da geç kalp bunu idrak eder.”
“Yani,” diye atılıyorum tekrar, ondan önce davranarak, “Zevale mahkûm, hakiki güzel olamaz,” denir ve bundandır ki kalp kimseye tüm yaşam boyu aynı tutkuyla bağlı kalamaz.”
“Yani?” diyor.
“Yani,” diyorum...

MUSTAFA ULUSOY
http://www.zaman.com.tr/bir-daha-sevebilir-miyim/2016327.html 

ölü geçen günler



Bütün gün kucağında bi bilgisayarla ne yapacağını şaşırmış ne izleyeceğini bilememiş oradan oraya sayfaları gezinen bir insan oldum bugün. Önce dışarı çıktım aptal bir bankaya girdim, fişimi aldım, bekledim bekledim. Sıram geldi, gittim paraları saydım makbuzu aldım ve çıktım. Yağmur yağıyordu pembe fırfırlı şemsiyemi - o şemsiye ki çok değerli - açtım aslında ıslanabilirdim de severim yağmuru aç dedi içimdeki ses açtım. Yürüdüm, yürüdüm... İnsanların suratı asıktı Karadenizin havası gibi insanları da günlük güneşlikse hava sanki bütün yüzleri gülümserken görebilirsiniz ama yağmur yağıyorsa çekilmez olurlar.
Şu an kalkıp kitap okusam biraz arapça çalışsam iyi olabilirim yine de kalkmıyorum kucağımda bilgisayar aptal aptal vakit öldürüyorum. Biri yanıma bir sütlü kahve koysa ya şimdi 
Gitme vaktim mi gelmiş ne 
Malatya çağırıyor beni gel diyor gel yine öl sen ölü günlere dön sen.

28 Ocak 2013 Pazartesi

Öyle işte 2 ..





Hani yaralanırsın da anlamazsın ya önce ya da sonradan canın yanar öyle bir hal üzereyim bende şimdi. Yaramın yerini göremiyorum, sızlıyor inceden inceden.
Yaramın yangını yakacak beni bilmediğim bir zamanda.
İyi biliyorum yarın diğer yarınlardan çok başka olacak.
Samsun bir başka olacak. Ben başka olacağım.
5 gün süren bir rüya. Kim uyandırdı ki beni biraz daha bıraksaydı ya keşke.
Birini seversin, birini ailen de severse daha çok seversin, birini dostların da severse daha çok seversin.
O birini Rabbin de severse Ona aşık olursun.
Vakit namazlarında farklı farklı camilere girmek , iskelede pamuk şeker yemek, beraber ailem için hastaneye gitmek , beni yormamak için çırpınıp durması , ne bileyim eksik bir cümleydim ben bir zamanlar tamamlandığımı sandım ama yine yarım kaldım bir daha ki vuslata kadar..

Sende Rabbimi Gördüm.



27 Ocak 2013 Pazar

Öyle İşte...

Demediler arkadaş demediler! 
Vuslatın böyle bir şey olduğundan bahsetmediler. 
Sevgilinin gözleri böylesine anlamlı, gamzeleri böylesine güzel demediler.
Sevgilin yanında Karadeniz'in soğuğu sana işlemez demediler ama işlemedi. 
Sevgilinin yanında böylesine güzel gülebileceğimi demediler. 
Demediler ama ben biliyorum artık her şeyi.. Gözlerinin içinin nasıl güldüğünü biliyorum, gözyaşlarının ne kadar yakıcı olduğunu, gülüşünün içimi ısıttığını biliyorum artık.. 
Şimdi yorgun gözlerle vedalaşma vakti..
Bütün bunları neden buraya mı yazdım gerçekten tam bi cevabım yok. İçimden geldi ve bloga dönmek istedim. Ve şu an aklımdan geçen sadece bunlar. Yazmak istedim sadece yazmak.. 

Yağmur O'nunla ıslanınca güzeldir.
Karadeniz O'nunla güzeldir.
Elleri güzeldir.
Gözleri güzeldir.
Gülüşü güzeldir.
Yüreği sıcacıktır.
Sevmek güzel şeydir.
Aşık oldum ben ..


''- Sen gelmeseydin ne olacaktı biliyor musun?
- Ne olacaktı hiç mi olacaktım
- Yanlış hiç ben olacaktım çünkü maşuklar telef olmaz aşık telef olur. '' 
ŞUBAT

26 Ocak 2013 Cumartesi

Böyle olmak zorunda mı?

Ben İstanbul'dayken herşey Bursa'da güzel, ben Bursa'dayken herşey İstanbul'da güzel olmak zorunda mı?
Neden ben bi şehirden ayrılınca orası panayır alanına dönüşüyor?
Herkes beni pişman etmeye mi uğraşıyor arkadaş?
Evet.
Ne var!
Dünya benim etrafımda dönüyor.
Görmüyor musun?
Allah Allah ya!


25 Ocak 2013 Cuma

aha!

... ve bütün o batının dilden düşürmediği sözde özgürlük bana mutluluk getirmedi.beni sadece köle haline getirdi. 
modanın kölesi
kozmetik endüstrisinin kölesi
erkeklerin kölesi...

https://www.youtube.com/watch?v=tBbSryokbkY

Oha!

Oha! 
Bayıldım.
İman çok tatlı bir şey çünkü, tavsiye ederim:) Mustafa İslamoğlu
 
https://www.youtube.com/watch?v=3Hyh6y1OZnI

20 Ocak 2013 Pazar

Festus Okey

http://fizy.com/#s/28k6d3
http://www.youtube.com/watch?v=z4GzS9u5tic

ya değişirsek?


Değişir miyiz ikimiz birbirimizden bağımsız biçimde.
Ya farklılaşırsak yakınlaşalım derken. Sevdiğimizi bulamazsak bir süre sonra karşımızda.
Ya değişirsek!
Aynı şeylere gülmeyi bırakırsak mesela.
Benim söylediklerim sana seninkiler bana anlamsız gelmeye başlarsa.
Güldüremezsek birbirimizi.
Aynı zamanda gülemezsek.
Ya bana anlatacağın bir şey kalmazsa.
Ya meraklı gözlerle sana bakmazsam.
Ya anlattıklarımı anlamayacağını düşünürsem.
Ya farklı dilleri konuşmaya başlarsak.
Ya artık dertlerimize derman bulamazsak.
Anlamıyor musun? Ya değişirsek diyorum.
Farklı iklimde pişsekte gözyaşlarımız aynı olur mu?
Hem merak ettim senin gözlerinden hiç yaş akıyor mu?

TÜRKİYE'DE MÜLTECİ OLMAK(!)

Karşılaştığım bir yazı Türkiye'de ki mülteci sorununu araştırmama sebep oldu. İtiraf etmeliyim daha önce hiç bir araştırmam olmamıştı bu konuda. Haberlerin 3 dakikalık anlatımlarıyla öğrenmiştim(!) Suriyeli mültecileri.
Araştırdıktan sonra Türkiye'nin Suriyeli mülteciler konusunda ne kadar samimi olduğunu sorgulamaya başladım. Bu mültecilere yapılan muamelenin en iyi(!) muamele olduğunu öğrenmemle durumun ne kadar vahim olduğunu anladım. Aslında Türkiye, Avrupa Konseyinin siyasi sınırlarından gelen bir kişinin Türkiye’de “mülteci prosedürü”, bunun dışında kalan dünyadan gelenlerin ise “geçici sığınmacı prosedürüne” tabi tutulmasıdır. Buda demek oluyor ki BM sizi Türkiye’ye yerleştiriyor geçici bir süreliğine!! ve zamanı geldiğinde siz başka ülkelere mülteci olarak gönderiliyorsunuz. Ama bu süreç pek çetrefilli. Kimi sığınmacı yaşamının sonuna kadar Türkiye' de kalıyor kimi aylar kimi yıllar sonra başka bir ülkeye gönderiliyor. Gelen sığınmacılar bir şehre gönderiliyor ve o şehirden çıkmaları yasaklanıyor. Çalışmaları yasak eğitim olanakları kısıtlı. Her yıl toprak parası ödüyorsunuz. Yasal olarak çalışamadığınızdan, çok az bir ücretle ağır işlerde çalıştırılıyorlar. Yiyecek, giyecek, barınma, eğitim hiçbir ihtiyaçlarının karşılanmasına yardım edilmediği gibi kendileri karşılamak istediklerine önlerine birçok engel çıkıyor. Onlara karşı işlenen nefret suçları ve sığınmacıların haklarını savunamaması da işin başka boyutu.
Kısacası medyadan insanlara biz “iyiyiz, merhametliyiz, çok hoşuz ya” mesajı veriliyor. Gel gör ki işin aslı başka. Ve ben de böylece anlıyorum ki Suriyeli sığınmacıların üzerine bu kadar düşülmesinin sebebi çıkarlar. Samimiyet yok. İnsanlık yok.


Daha fazla bilgiye ulaşmak için:
http://www.multeci.org.tr/?p=1056
http://t24.com.tr/haber/turkiyedeki-iranli-siginmacilar-neler-yasiyor/219697
http://www.marksisttutum.org/multecilerin_ve_gocmen_iscilerin_turkiye_de_yasam_savasi.htm
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1109191&CategoryID=42

19 Ocak 2013 Cumartesi

WHİTE-COLORED


Elliott Erwitt izlediğiniz fotoğrafı 1950 yılında Kuzey Karolayna’da çekmiş. Soldaki çeşmenin üzerinde “Beyaz”, sağdakinin üzerinde ise “Renkli” yazıyor. Beyazlara mahsus olan çeşmenin sağdakinden farkını gözden kaçırmak imkansız.
Adını fotoğraf tarihine çektiği ironik ve absürd fotoğraflarla yazdırmış olan Elliott Erwitt’in bu fotoğrafı, ABD’deki ırkçılığı en çarpıcı şekilde ifade eden, en kalp kırıcı eserlerinden biri.
Fotoğrafın çekildiği tarihten bu yana sadece 70 yıl geçtiğini hatırlatmak istiyorum. Bugün bilim ve teknolojinin merkezlerinden biri olan ABD’de sadece bir ortalama insan ömrü evvel bu utanç verici tablonun yaşanabildiğini görmek, insanlığın kendi kendisini keşfetme konusunda ne kadar toy olduğuna dair bir işaret olmalı.
Irkçı duyguların insan evriminin tatsız bir sürprizi olduğunu düşünüyorum. Dilerim birkaç bin yıl sonranın insanları bu duygulara öyle yabancı olsun ki, Elliott Erwitt gibi isimlerin geride bıraktığı eserlerle ölümsüzleşen, ve bugün de farklı şekillerde sürdüğüne şahit olduğumuz ayrımcılık ruhuna bakıp şaşırsınlar; insanın bilişsel evriminin bu karanlık günlerinde dünyaya gelmedikleri için kendilerini şanslı hissetsinler. Çünkü bu da bir ihtimal.

 http://meren.org/blog/2012/03/13-fotograf-13-yorum/

Fotoğrafçının yorumlarıyla daha da büyüyen 13fotoğraf ve 13 yorum,
Meren'i yeni keşfettim, pişman değilim.

Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain

"Yanında olmayan biriyle ilişki kurduğunu hayal etmeyi yanında olan kişilerle ilişki kurmaya tercih ediyor."

Çocuk kalmanın güzelliğini anlattı bana bu film. Küçük mutluluklar, küçük mutsuzluklar...
Her çocuğun hayali gibi mutlu sonla bitti.

Herkes en az bir kez izlemeli.

17 Ocak 2013 Perşembe

Bağdat'ta Ölüm Hallac-ı Mansur




Yaratıldığı ilk andan itibaren bir arayışın içindedir insan, “Gerçek”i bulma arayışı…
Bu her insanın içinde vardır. Ama kimisinde baskındır kimisinde ise kilitli bir kalbin için saklıdır. Bu Gerçeğe ulaşma duygusunu bastıramamış insanlar, bu yolda önlerine çıkan tüm engelleri ellerinin tersiyle defetmiş ve başkaldırmak zorunda kalmışlardır. Bunlardan biri de Hallac-ı Mansur’dur. O,  Gerçeğe ulaşmak için durdurak bilmemiş, büyük keşiflere çıkmış ve karşısına çıkan tüm engellere sadece bir alaycı gülüş yollamıştır.
Bizler zamanda yolculuk yapma gibi bir imkana sahip olmadığımız için onu bir başkasının kaleminden, hayal dünyasından yansıyan düşüncelerden okuyabilir ve tanımaya çalışabiliriz. Ben onu,  Gunter’in  Bağdat’ta Ölüm Hallac-ı Mansur adlı kitabından okudum ve tanımaya çalıştım. Yeterli oldu mu? Asla! Ama en azından artık sadece ismini değil, onun başkaldırısını, Sevgilisine ulaşmak için geçirdiği akıl almaz zorlukları ve hiç usanmadan Gerçeği arayışını da biliyorum.
Hallac ömrü boyunca Ene’l Hak dedi. Ama onu o dönemde kimse anlamadı. Bugünde bizler hem kendi eksiklerimiz nedeniyle hem de yazarın Hallac’ın düşünceleri üzerinde biraz yüzeysel kalması nedeniyle onu anlayamadık ve o dönem insanlarının zihninde oluşan soru işaretleri bizlerde de oluştu. Ancak kitap hem günümüzü hem de 900’lü yılların Bağdat’ında yaşanan olayları mukayeseli bir şekilde anlatmasından dolayı yaşananların daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır.  Günümüzde de iyilikten ve güzellikten yana olan insanların veya toplulukların Kafa Yoranlar Topluluğu’na olduğu gibi çirkin yakıştırmalarla yaralandığı gerçeğinin ne 900’lü yıllarda ne 2000’li ne de daha ileride değişmeyeceğini gösterdi. Ama önemli olan birşeyleri değiştirmek değildi, önemli olan bu çirkinliklerin içinde olmamaktı, farkında olmaktı…
Nerede olduğunun farkında olmayanları Allah affetsindi!

4 Ocak 2013 Cuma

Cloud Atlas





--Dinle beni kendi çocuğumun hatrına olmasa bile torunumun hatrına…
Bu dünyada doğal bir düzen var ve onu değiştirmeye çalışanları iyi bir son beklemez. Bu akım asla kurtulamayacak. Eğer onlara katılırsan sen ve bütün ailen dışlanacak. En azından üzerinize tükürülecek ve dayak yiyeceksiniz. En kötüsü ise linç edilecek veya çarmıha gerileceksiniz. Peki ne uğruna? Ne yaparsanız yapın uçsuz bucaksız bir okyanustaki küçücük bir damla olmaktan öteye gidemeyeceksiniz.

--Okyanus dediğiniz nedir, birkaç damladan ibaret değilse?

3 Ocak 2013 Perşembe

Medianeras



Martin
Terkedilmiş ülkenin aşırı kalabalık şehri… bu şehirde binalar gökyüzüne yükseliyor gelişi güzel bir şekilde. Uzun bir binanın yanında kısa bir bina orantılının yanında orantısız. Fransız tarzının yanında tarz yoksunu bir bina. Bu çarpıklıklar muhtemelen bizi temsil etmekte, estetik ve ahlaki çarpıklıklarımızı… hiçbir mantığı olmayan bu binalar kötü planlamanın eseri. Tıpkı hayatlarımız gibi. Nasıl yaşamak istediğimize dair hiçbir fikrimiz yok. Bir kiracı kültürü yaratmışız. Binalar binalara yer açmak için giderek daha da küçülüyorlar. Evler oda sayılarına göre ölçülüyor ve balkonu, oyun odası, hizmetçi odası ve kileri olan beş odalılarla ayakkabı kutusu olarak bilinen tek odalılar arasında değişiyor. İnsan eli değen herşey gibi binalarda birbirimizle olan farklılığımızı yansıtıyor artık.
….. Ayrılıkların, boşanmaların, aile içi şiddetin, kablolu kanal sayısındaki patlamanın, iletişim eksiğinin, umursamazlığın, uyuşukluğun ,depresyonun, intiharların, nevrozların, panik atakların, obezitenin, gerginşiliğin, güvensizliğin, melankolinin, stres ve hareketsiz yaşam tarzının mimar ve mühendislerin suçu olduğundan adım gibi eminim.

Mariana
İki yıldır mimarım ama henüz hiçbir şey inşa etmiş değilim.
27 koliye sığan düzensiz hayatımla elimde 12 metrelik naylonla oturmuş hava kabarcıklarını patlatarak kendimi patlatmamış oluyorum. Bu benim yeni ama eski ayakkabı kutum şu saçma beş basamak onu dubleks yapıyor ve bu acayip yarı pencere yarı balkon bütün yıl boyunca hiç güneş görmüyor.
…. Mimar olarak çalışıncaya dek  vitrin düzenleme işi yapacağım. Zihnimi dağıtmama yardımcı oluyor. Vitrinleri kayıp yerler olarak görürüm. Ne içerisidir ne de dışarısı, soyut ve sihirli bir yer sanki. Bir parçamı yansıtıyorlar. Aynı zamanda hazırlayanın bilinmemesi de beni rahatlatıyor. Belki aptalca ama bence biri bakmak için durduğunda benimle bir şekilde ilgilenmiş gibi hissediyorum.
Her binanın kullanılmayan bir amaca hizmet etmeyen atıl bir tarafı vardır. Ne ön tarafı ne de arkası… medianera yani yan duvarları var. Bizi bölen, geçen zamanı, kirli havayı ve çarpıklıkları hatırlatan dev yüzeyler… yan duvarlar en kötü özelliklerimizi göz önüne serer. Karasızlığı, çöküntüyü, geçici çözümleri ve halının altına süpürdüğümüz pislikleri yansıtırlar. Onları sadece istisnai durumlarda hatırlarız.
Ayakkabı kutusunda yaşamakla sonlanan eziyetden kurtulmanın tek bir yolu var. Kaçış yoluysa tüm kaçış yolları gibi yasal değil. Şehir planlama kurallarını açıkça ihlal eden karanlığımıza mucizevi bir ışık demeti saçmamızı sağlayan bağımsız düzensiz oldukça küçük pencereler var. Birbirinden küçük pencereler…

Yazarın Yorumu:
İzledikten sonra zihninizde oluşan yan pencereden dışarı çıkın ve bir de hayata orada bakın. Farklılığın tadını çıkarmanız dileğiyle iyi seyirler sevgili karilerim:)

Template by:
Free Blog Templates