20 Ocak 2013 Pazar

ya değişirsek?


Değişir miyiz ikimiz birbirimizden bağımsız biçimde.
Ya farklılaşırsak yakınlaşalım derken. Sevdiğimizi bulamazsak bir süre sonra karşımızda.
Ya değişirsek!
Aynı şeylere gülmeyi bırakırsak mesela.
Benim söylediklerim sana seninkiler bana anlamsız gelmeye başlarsa.
Güldüremezsek birbirimizi.
Aynı zamanda gülemezsek.
Ya bana anlatacağın bir şey kalmazsa.
Ya meraklı gözlerle sana bakmazsam.
Ya anlattıklarımı anlamayacağını düşünürsem.
Ya farklı dilleri konuşmaya başlarsak.
Ya artık dertlerimize derman bulamazsak.
Anlamıyor musun? Ya değişirsek diyorum.
Farklı iklimde pişsekte gözyaşlarımız aynı olur mu?
Hem merak ettim senin gözlerinden hiç yaş akıyor mu?

TÜRKİYE'DE MÜLTECİ OLMAK(!)

Karşılaştığım bir yazı Türkiye'de ki mülteci sorununu araştırmama sebep oldu. İtiraf etmeliyim daha önce hiç bir araştırmam olmamıştı bu konuda. Haberlerin 3 dakikalık anlatımlarıyla öğrenmiştim(!) Suriyeli mültecileri.
Araştırdıktan sonra Türkiye'nin Suriyeli mülteciler konusunda ne kadar samimi olduğunu sorgulamaya başladım. Bu mültecilere yapılan muamelenin en iyi(!) muamele olduğunu öğrenmemle durumun ne kadar vahim olduğunu anladım. Aslında Türkiye, Avrupa Konseyinin siyasi sınırlarından gelen bir kişinin Türkiye’de “mülteci prosedürü”, bunun dışında kalan dünyadan gelenlerin ise “geçici sığınmacı prosedürüne” tabi tutulmasıdır. Buda demek oluyor ki BM sizi Türkiye’ye yerleştiriyor geçici bir süreliğine!! ve zamanı geldiğinde siz başka ülkelere mülteci olarak gönderiliyorsunuz. Ama bu süreç pek çetrefilli. Kimi sığınmacı yaşamının sonuna kadar Türkiye' de kalıyor kimi aylar kimi yıllar sonra başka bir ülkeye gönderiliyor. Gelen sığınmacılar bir şehre gönderiliyor ve o şehirden çıkmaları yasaklanıyor. Çalışmaları yasak eğitim olanakları kısıtlı. Her yıl toprak parası ödüyorsunuz. Yasal olarak çalışamadığınızdan, çok az bir ücretle ağır işlerde çalıştırılıyorlar. Yiyecek, giyecek, barınma, eğitim hiçbir ihtiyaçlarının karşılanmasına yardım edilmediği gibi kendileri karşılamak istediklerine önlerine birçok engel çıkıyor. Onlara karşı işlenen nefret suçları ve sığınmacıların haklarını savunamaması da işin başka boyutu.
Kısacası medyadan insanlara biz “iyiyiz, merhametliyiz, çok hoşuz ya” mesajı veriliyor. Gel gör ki işin aslı başka. Ve ben de böylece anlıyorum ki Suriyeli sığınmacıların üzerine bu kadar düşülmesinin sebebi çıkarlar. Samimiyet yok. İnsanlık yok.


Daha fazla bilgiye ulaşmak için:
http://www.multeci.org.tr/?p=1056
http://t24.com.tr/haber/turkiyedeki-iranli-siginmacilar-neler-yasiyor/219697
http://www.marksisttutum.org/multecilerin_ve_gocmen_iscilerin_turkiye_de_yasam_savasi.htm
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1109191&CategoryID=42

19 Ocak 2013 Cumartesi

WHİTE-COLORED


Elliott Erwitt izlediğiniz fotoğrafı 1950 yılında Kuzey Karolayna’da çekmiş. Soldaki çeşmenin üzerinde “Beyaz”, sağdakinin üzerinde ise “Renkli” yazıyor. Beyazlara mahsus olan çeşmenin sağdakinden farkını gözden kaçırmak imkansız.
Adını fotoğraf tarihine çektiği ironik ve absürd fotoğraflarla yazdırmış olan Elliott Erwitt’in bu fotoğrafı, ABD’deki ırkçılığı en çarpıcı şekilde ifade eden, en kalp kırıcı eserlerinden biri.
Fotoğrafın çekildiği tarihten bu yana sadece 70 yıl geçtiğini hatırlatmak istiyorum. Bugün bilim ve teknolojinin merkezlerinden biri olan ABD’de sadece bir ortalama insan ömrü evvel bu utanç verici tablonun yaşanabildiğini görmek, insanlığın kendi kendisini keşfetme konusunda ne kadar toy olduğuna dair bir işaret olmalı.
Irkçı duyguların insan evriminin tatsız bir sürprizi olduğunu düşünüyorum. Dilerim birkaç bin yıl sonranın insanları bu duygulara öyle yabancı olsun ki, Elliott Erwitt gibi isimlerin geride bıraktığı eserlerle ölümsüzleşen, ve bugün de farklı şekillerde sürdüğüne şahit olduğumuz ayrımcılık ruhuna bakıp şaşırsınlar; insanın bilişsel evriminin bu karanlık günlerinde dünyaya gelmedikleri için kendilerini şanslı hissetsinler. Çünkü bu da bir ihtimal.

 http://meren.org/blog/2012/03/13-fotograf-13-yorum/

Fotoğrafçının yorumlarıyla daha da büyüyen 13fotoğraf ve 13 yorum,
Meren'i yeni keşfettim, pişman değilim.

Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain

"Yanında olmayan biriyle ilişki kurduğunu hayal etmeyi yanında olan kişilerle ilişki kurmaya tercih ediyor."

Çocuk kalmanın güzelliğini anlattı bana bu film. Küçük mutluluklar, küçük mutsuzluklar...
Her çocuğun hayali gibi mutlu sonla bitti.

Herkes en az bir kez izlemeli.

17 Ocak 2013 Perşembe

Bağdat'ta Ölüm Hallac-ı Mansur




Yaratıldığı ilk andan itibaren bir arayışın içindedir insan, “Gerçek”i bulma arayışı…
Bu her insanın içinde vardır. Ama kimisinde baskındır kimisinde ise kilitli bir kalbin için saklıdır. Bu Gerçeğe ulaşma duygusunu bastıramamış insanlar, bu yolda önlerine çıkan tüm engelleri ellerinin tersiyle defetmiş ve başkaldırmak zorunda kalmışlardır. Bunlardan biri de Hallac-ı Mansur’dur. O,  Gerçeğe ulaşmak için durdurak bilmemiş, büyük keşiflere çıkmış ve karşısına çıkan tüm engellere sadece bir alaycı gülüş yollamıştır.
Bizler zamanda yolculuk yapma gibi bir imkana sahip olmadığımız için onu bir başkasının kaleminden, hayal dünyasından yansıyan düşüncelerden okuyabilir ve tanımaya çalışabiliriz. Ben onu,  Gunter’in  Bağdat’ta Ölüm Hallac-ı Mansur adlı kitabından okudum ve tanımaya çalıştım. Yeterli oldu mu? Asla! Ama en azından artık sadece ismini değil, onun başkaldırısını, Sevgilisine ulaşmak için geçirdiği akıl almaz zorlukları ve hiç usanmadan Gerçeği arayışını da biliyorum.
Hallac ömrü boyunca Ene’l Hak dedi. Ama onu o dönemde kimse anlamadı. Bugünde bizler hem kendi eksiklerimiz nedeniyle hem de yazarın Hallac’ın düşünceleri üzerinde biraz yüzeysel kalması nedeniyle onu anlayamadık ve o dönem insanlarının zihninde oluşan soru işaretleri bizlerde de oluştu. Ancak kitap hem günümüzü hem de 900’lü yılların Bağdat’ında yaşanan olayları mukayeseli bir şekilde anlatmasından dolayı yaşananların daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır.  Günümüzde de iyilikten ve güzellikten yana olan insanların veya toplulukların Kafa Yoranlar Topluluğu’na olduğu gibi çirkin yakıştırmalarla yaralandığı gerçeğinin ne 900’lü yıllarda ne 2000’li ne de daha ileride değişmeyeceğini gösterdi. Ama önemli olan birşeyleri değiştirmek değildi, önemli olan bu çirkinliklerin içinde olmamaktı, farkında olmaktı…
Nerede olduğunun farkında olmayanları Allah affetsindi!

4 Ocak 2013 Cuma

Cloud Atlas





--Dinle beni kendi çocuğumun hatrına olmasa bile torunumun hatrına…
Bu dünyada doğal bir düzen var ve onu değiştirmeye çalışanları iyi bir son beklemez. Bu akım asla kurtulamayacak. Eğer onlara katılırsan sen ve bütün ailen dışlanacak. En azından üzerinize tükürülecek ve dayak yiyeceksiniz. En kötüsü ise linç edilecek veya çarmıha gerileceksiniz. Peki ne uğruna? Ne yaparsanız yapın uçsuz bucaksız bir okyanustaki küçücük bir damla olmaktan öteye gidemeyeceksiniz.

--Okyanus dediğiniz nedir, birkaç damladan ibaret değilse?

3 Ocak 2013 Perşembe

Medianeras



Martin
Terkedilmiş ülkenin aşırı kalabalık şehri… bu şehirde binalar gökyüzüne yükseliyor gelişi güzel bir şekilde. Uzun bir binanın yanında kısa bir bina orantılının yanında orantısız. Fransız tarzının yanında tarz yoksunu bir bina. Bu çarpıklıklar muhtemelen bizi temsil etmekte, estetik ve ahlaki çarpıklıklarımızı… hiçbir mantığı olmayan bu binalar kötü planlamanın eseri. Tıpkı hayatlarımız gibi. Nasıl yaşamak istediğimize dair hiçbir fikrimiz yok. Bir kiracı kültürü yaratmışız. Binalar binalara yer açmak için giderek daha da küçülüyorlar. Evler oda sayılarına göre ölçülüyor ve balkonu, oyun odası, hizmetçi odası ve kileri olan beş odalılarla ayakkabı kutusu olarak bilinen tek odalılar arasında değişiyor. İnsan eli değen herşey gibi binalarda birbirimizle olan farklılığımızı yansıtıyor artık.
….. Ayrılıkların, boşanmaların, aile içi şiddetin, kablolu kanal sayısındaki patlamanın, iletişim eksiğinin, umursamazlığın, uyuşukluğun ,depresyonun, intiharların, nevrozların, panik atakların, obezitenin, gerginşiliğin, güvensizliğin, melankolinin, stres ve hareketsiz yaşam tarzının mimar ve mühendislerin suçu olduğundan adım gibi eminim.

Mariana
İki yıldır mimarım ama henüz hiçbir şey inşa etmiş değilim.
27 koliye sığan düzensiz hayatımla elimde 12 metrelik naylonla oturmuş hava kabarcıklarını patlatarak kendimi patlatmamış oluyorum. Bu benim yeni ama eski ayakkabı kutum şu saçma beş basamak onu dubleks yapıyor ve bu acayip yarı pencere yarı balkon bütün yıl boyunca hiç güneş görmüyor.
…. Mimar olarak çalışıncaya dek  vitrin düzenleme işi yapacağım. Zihnimi dağıtmama yardımcı oluyor. Vitrinleri kayıp yerler olarak görürüm. Ne içerisidir ne de dışarısı, soyut ve sihirli bir yer sanki. Bir parçamı yansıtıyorlar. Aynı zamanda hazırlayanın bilinmemesi de beni rahatlatıyor. Belki aptalca ama bence biri bakmak için durduğunda benimle bir şekilde ilgilenmiş gibi hissediyorum.
Her binanın kullanılmayan bir amaca hizmet etmeyen atıl bir tarafı vardır. Ne ön tarafı ne de arkası… medianera yani yan duvarları var. Bizi bölen, geçen zamanı, kirli havayı ve çarpıklıkları hatırlatan dev yüzeyler… yan duvarlar en kötü özelliklerimizi göz önüne serer. Karasızlığı, çöküntüyü, geçici çözümleri ve halının altına süpürdüğümüz pislikleri yansıtırlar. Onları sadece istisnai durumlarda hatırlarız.
Ayakkabı kutusunda yaşamakla sonlanan eziyetden kurtulmanın tek bir yolu var. Kaçış yoluysa tüm kaçış yolları gibi yasal değil. Şehir planlama kurallarını açıkça ihlal eden karanlığımıza mucizevi bir ışık demeti saçmamızı sağlayan bağımsız düzensiz oldukça küçük pencereler var. Birbirinden küçük pencereler…

Yazarın Yorumu:
İzledikten sonra zihninizde oluşan yan pencereden dışarı çıkın ve bir de hayata orada bakın. Farklılığın tadını çıkarmanız dileğiyle iyi seyirler sevgili karilerim:)

Template by:
Free Blog Templates